Hakkı SAYGI:

Hakkı Saygı Kimdir? Hakkı Saygı: 24 Şubat 1932 yılında Bulgaristan’ın Silistre iline bağlı Dulova’nın Kolobine köyünde doğdum. Annemin köyü de Dulova’ya bağlı Karalar köyüdür. Benim ailemin soyu da büyük ihtimalle 1264 yılında II. İzzeddin Keykavus ve Sarı Saltuk ile birlikte Bulgaristan’nın Dobruca (Deliorman) bölgesine gelip yerleşen Babai ailelerinden biridir.

Şüceaddin Veli Dergâhı post-nişine Seyyid Hakkı Demirtaş Dede ve mahiyeti, 1924 yılında  Bulgaristan’ın Deliorman bölgesini ziyaret etmişler.  Hakkı Dede ve mahiyeti yöre halkı tarafından büyük bir saygı ile karşılanmıştır. Annem ve babam, ben doğduğum zaman Hakkı Dede’ye duydukları o büyük muhabbetin sonucu olarak benim isimimi Hakkı koymuşlar.

Benimle ilgili bir başka anı ise şudur. Annemin anlattığına göre; ben doğduğum zaman, babamın babası Recep Dedem,  Akyazılı Sultan Dergâhı’nda kesilmek üzere bir kurban adamış ve koyun sürüsünün içersinde erkek bir kuzuyu da belirlemişti. İş-güç derken aradan bir hayli zaman geçmiş. Dedemin koyunlarla meşgul olduğu bir sırada, kendi halinde yaşayan köyün sakinlerinden mübarek bir kişi, dedeminyanına yaklaşarak, “Recep amca, Hakkı’nın kurbanını unuttunuz mu, ne için geciktiriyorsunuz?” diye sormuş.

Dedem, “sahi benim öyle bir adağım vardı ama, hangi kuzuyu ayırdığımı unuttum” demiş.

Bu mübarek kimse, “hayır beni kandıramasın” diyerek  dedemin seçtiği koçun boynuzlarından tutarak işte bu idi” demiş.

Dedem hemen gelip babama, durumu anlatmış ve derhal at arabasını koşup, beni ve kurbanı  da yanlarına alıp Batova yakınlarındaki Akyazılı Sultan Dergahı’nın yolunu tutmuşlar. Yolda giderken, karpuz yüklü bir at arabasına yetişmişler. Ben karpuzları görünce “papuz, papuz” demişim.

Babam, karpuz arabasının sahibinden benim için bir karpuz istemiş, fakat adam hiç oralı olmadan atları kırbaçlayarak oradan uzaklaşmış. Biraz ilerledikten sonra yolun ortasında bir karpuzun durduğunu görmüşler. Babam, “Hakkı’nın kısmeti” diyerek karpuzu kesip yemişler, bir miktar da bana yedirmişler.

Dergâh’a varılmış, kurban kesilip gerekli yerler ziyaret edilmiş, bir gece orada konakladıktan sonra ikinci günü eve dönmek üzere yola koyulmuşlar. Ancak mevsim olmamasına rağmen yol kenarında bir mantar ocağı görmüşler, mantarları toplayıp eve getirmişler.

Gece olunca annem bir rüya görür. Akyazılı Dergâhı yakınındaki fundalıklar içersinde kabri bulunan “Kurt Baba” namıyla anılan mübarek, annemin rüyasına girer, “Dergâh’ı ziyaret ettiniz kabul olsun ama, beni neden ziyaret etmediniz? O yol kenarında bulduğunuz  karpuz ile mevsimi olmadığı halde topladığınız mantarlar, Hakkı’nın kısmeti idi” diyerek sitemde bulunur. Kurt Baba, Akyazılı Dergâhı dervişlerinden olup, dergâha gelen kurbanların sakatatlarını toplayıp dergâh yakınındaki fundalıklara bırakır, kurtları doyururmuş. Bundan dolayı da vefat edince oraya defnedilmiştir. Annem, bu mübarek zatı ziyaret edemedikleri için çok üzülüyordu.

Allah’a şükürler olsun ki seneler sonra hem Şüceaddin Veli,  hem de Akyazılı Sultan dergâhlarını defalarca ziyaret edip görmeyi Allah bana nasip etti. Ayrıca yazmış olduğum makale ve kitaplarımda bu mübarek veliler hakkında yazılar yazmak ve onları tüm âleme duyurmak bana nasip oldu. Bugün hem Şüceaddin Veli hem de Akyazılı Sultan hakkında pek çok makalem ve yazım dergi, kitap ve internet sitelerinde yer almaktadır.

1936 yılında ailemle birlikte Türkiye’ye göç ettik. Çok küçük olmama rağmen Romanya’nın Köstence limanından tüm eşyamızın yüklü olduğu at arabası ile atlarımızın gemiye yüklenişini hatırlıyorum. Gemi ile önce Gelibolu’ya indik, Gelibolu’da bulunan bir tekke avlusunda bir müddet kaldık. Şu anda adını hatırlayamadığım Gelibolu yakınlarında bir köye iskân edildik.

Ancak bizden önce gelen tüm yakınlarımız, Hayrabolu’nun Duğcalı köyüne iskân edildikleri için, Gelibolu yakılarında bize tahsis edilen haklardan vazgeçip, bizden öce gelen dostlarımızın yerleştiği Duğcalı köyüne gelip yerleştik. Bulgaristan’da kendi inançlarına göre yol-erkân süren köy sakinleri, ayni inanç ve ibadetlerini devam ettirebilmek için bir arayış içersine girdiler. Köy sakinlerinin bir kısmı, bizden önce Bulgaristan’ın Ceferler köyünden gelip Tekirdağ’ın Muratlı İlçesine yerleşmiş olan Fıçıcı Ahmet Halife Baba’yı köyümüze getirip, babamı, “İnanç Önderi” olarak “baba” oturttular. Köyümüzde babamdan başka bir de Rufi Baba vardı. 1936 yılından 1951 yılına kadar hayatım bu köyde geçti. Uzun uzun anlatmaya gerek yok, bir köydeki yaşam ne ise benim köy hayatım da öyle geçti. Köyümüzde okul yoktu, köye 1944 yılında okul açılabildi. Benim yaşım bir hayli ilerlemiş olduğu için okula gidemedim. Ancak babam, daha önce bir öğretmen gibi birinci, sınıf kitaplarından başlayıp üçüncü sınıf kitaplarına kadar kardeşlerimle birlikte bizi okutmuştu.

1951 yılının son baharında  yine ailemle birlikte İstanbul’a göç ettik. 4 Nisan 1952-54 yılları arasında askerliğimi yapıp geldikten sonra Sultanahmet Mahmut Paşa ilkokulunda okul dışından imtihana girip ilkokul diploması aldım. 6 aylık bir Telsiz kursunu bitirerek, Uluslararası (Beynelmilel) Telsiz Operatörü oldum. Bir yıl müddetle Yeşilköy Meteoroloji merkezinde Telsiz Operatörü olarak görev yaptım. Bir yıl sonra DHMİ (Devlet Hava Meydanları İşletmesine) telsizci olarak geçtim. 1956 yılında İzmir Cuma Ovası Hava Meydanına atandım. 1960 yılında tekrar Yeşilköy Hava Meydanına geldim. Bu arada Dışişleri Bakanlığına telsizci alınacaktı, imtihana girdim ve kazandım. Ancak, ilkokul mezunu olduğum için benden sonra gelen ortaokul mezunu birini aldılar.

Bu durum beni çok üzmüştü, hemen çalışmalara başladım ve bir yıl içersinde okul dışından üç sınıfın imtihanlarını vererek Ortaokul mezunu oldum. Tekrar Hariciye Bakanlığı imtihanlarına girip yine birinci oldum, bu defa da “yabancı dil” sorun oldu. Hiç ara vermeden İngilizce kurslarına katıldım. Ama artık çok geç olmuştu,  30 yaşını geçtiğim için imtihana kabul edilmedim. Bu arada Trabzon Hava Meydanına tayin edildim ve orada Hava Trafik Kontrolörü imtihanını kazanarak 6 ay müddetle Ankara Sivil Havacılık okulunda eğitim gördükten sonra Trabzon meydanında kule şefi oldum.

Dışişleri Bakanlığı imtihanlarından ümidimi kesince bu defa lise derslerine çalışmaya başladım. İki yılda Trabzon Lisesini bitirerek üniversite imtihanlarına girdim ve 7 fakülteye girme hakkı kazandım. Edebiyat okumayı arzu etmeme rağmen sonunda Ticari İlimleri seçtim ve tekrar İstanbul-Yeşilköy’e geldim.

1975 yılında babam Hakk’a yürüyünce babamın yerine beni baba postuna lâyık gördüler ve Şüceaddin Veli Dergâh’ına bağlı olarak baba postuna oturdum. İşimin gereği olarak gece vardiyesinden sonra 48 saat dışarıda kalıyordum. Bu durumumu değerlendirmek üzere Bakırköy’ün merkezinde kendime bir muhasebe bürosu açmıştım. Her iki görevi birlikte yürütürken kızımı evlendirdim. Damadım matbaa meslek okulunu bitirmiş olduğu için onun önerisi ile Çemberlitaş’ta bir matbaa ve reklam bürosu açtık.

Okullarda okutulan Coğrafya Atlasları Yurtdışında basılıp Türkiye’ye getiriliyordu. Türkiye’nin 70 sente muhtaç olduğu o yıllarda Yurtdışından basılı kitapların Türkiye’ye sokulması yasaklanmış, hatta yurt dışına çıkmaya dahi izin verilmiyordu. Hava Trafik kontrollerine uçaklarda kokpit eğitimi proğramı vardı. Ben bu hakkımı kullanarak Almanya’ya gittim. Orada bir yayın evi ile anlaşma yaparak bir coğrafya atlası ile tarih atlasının telif hakları ile negatiflerini alıp Türkiye’ye döndüm. 25 yılı doldurduğum için emekliliğimi isteyip bir yıl boyunca bu atlasları Türkçe olarak hazırladım.

1980 yılından itibaren birer adet ilkokul, ortaokul, Büyük Dünya Atlası ve bir adet tarih atlası hazırlayarak kendi matbaamızda basıp Türkiye çapında tüm okullara vermeye başladık. Şu anda okullarda okutulan ilköğretim, ortaöğretim, Büyük Dünya Coğrafya Atlaslarımla bir de Tarih Atlasım bulunuyor.

Üniversite de Edebiyat okumayı arzu etmeme rağmen Ticari ilimleri seçmiştim. Bu merakım devam etti ve kredili sisteme göre Lise 1. ve 2. sınıflar için Osmanlı Tarihi kitaplarını yazdım. Daha sonra 1996 yılında

Bulgaristan’ın Deliorman bölgesinde bir erkânname olarak kabul edilen Şeyh Safi Buyruğu ile Otman Baba Velâyetnamesini eski Türçeden yeni Türkçeye çevirerek yayımladım. Devamla daha sonra Demir Baba Velâyetnamesi, Hz. Ali’nin Faziletleri kitaplarımı yayınladım.

1981 yılında sağ elinin üç parmağı uçlarından kesilmiş, fakat çalışmasına engel olmayan 15-16 yaşlarında bir genci mücellit işçisi olarak işe alıp sigorta ettirdim. Bir iki ay sonra ayrılacağını söyleyip, işi bıraktı. Dokuz buçuk yıl sonra iş mahkemesinden bir yazı geldi. Bu genç, parmaklarının bizim yanımızda kesildiğini, parmakları kesildikten sonra sigorta yaptırdığımızı iddia ediyordu. Ellerinde hiçbir belge olmadığı için iki yıl sonra mahkeme düştü. Fakat peşini bırakmadılar ve tekrar dava açtılar. Bu defa yalancı raporlar ve şahitler bularak 1997 yılında davayı kazandılar. 1981 yılından 1997 yılına kadarki faizleriyle birlikte 9.5 milyon ödememiz gerekiyordu. O yıllarda Beylikdüzü’nde bir  dairenin fiyatı 3 milyon idi. Bu para ile üç daire alınabilecekti. Temyize verdik, fakat hiçbir şey değişmedi. Bunları şunun için anlatıyorum. Temyiz mahkemesinin kararı onayladığını öğrendiğim zaman, intihar etmeyi düşünmüştüm. Bunalım içersinde olduğum bir sırada Kur’an-ı Kerimi elime alıp, “açılacak olan surenin 10. ayeti benim kaderimi belirlesin” deyip, Kur’an-ı rastgele açtım. Şüra suresinin 10. Ayeti açıldı. Mealen şöyle diyordu: “Herhangi bir şeyde ihtilafa düştüğünüzde onun hükmü Allah’a bırakılır. İşte budur Rabbim olan Allah. Yalınız O’na güvenip dayandım; yalnız O’na yöneldim.”

Bu ayet çıkınca bana bir huzur geldi. Kısa bir müddet sonra 40.000 dolarlık bir iş aldık, borçlarımızı kapatıp, icra tarafından alınan ev eşyalarımızı ve diğerlerini geri aldık. Bu gelişmeler, beni Kur’an’a yönlendirdi. Gece-gündüz Kur’an elimden düşmez oldu. Bu çalışmalar sonunda iki yıllık bir çalışma sonunda “Allah-İnsan ve Sırları” adlı kitabımı yazdım.

Başlangıçta bir musibet ve şer gibi görünen bu dava sonuçları, aslında beni kendime getirdi ve Kur’an ve tasavvufa yönelmeme bir vesile oldu.

Bir müddet sonra “Soru ve Cevaplarla Alevi-Bektaşi İnancı” ile Rumeli yöresi için “Erkânname” kitaplarımı yazdım. 30 Nisan 2010 tarihinde Din ve Ahlâk Bilgisi Ders Kitaplarında Alevilik-Bektaşilik, Nusayrilik ve Caferilik konularını yazmak üzere Sayın Bakan Faruk Çelik’in daveti üzerine 10 kişilik komisyonun içersinde yer aldım. Bugün adı geçen bu ders kitaplarının 4. 5, 6, 7, 8 ve 12. Sınıfları tamamlanıp basıldı. Şu anda tüm okullarda okutulmaktadır. Ülkemizde ilk olarak Alevilik-Bektaşilik konuları ders kitaplarına konulmuştur. Özellikle 7. Sınıf kitabında ağırlıklı olarak benim sunduğum konular yer almıştır.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, 1996 yılından bu yana Cem Vakfı bünyesinde görev almış bulunuyorum. Bakırköy şubesini kurdum, 2002 yılında Cem Dergisi’nde görev aldım, bu dergide pek çok tasavvufi makalem yayınlandı. Yüzün üzerinde Cem Radyo ve Cem TV programlarında konuşmacı olarak yer aldım. Son olarak da “Balkanlar’da Alevilik-Bektaşilik” adlı eserimi yazmış bulunuyorum.

Görüldüğü gibi, sadece bir Bektaşi Babası olarak kalmadım. Bu görevimin yanında halka makbul olmadan Hakk’a makbul olunmaz anlayışı ile yukarıdan beri anlattığım konulara da yer ayırdım ve halkın ve Hakk’ın rızasını kazanmaya çalıştım.  Saygılarımla….

 

 



Twitter